Son zamanlarda oldukça ilginç bir konuya ilgi duymaya başladım. Fonksiyonel tıp denilen bu anlayışta hastalıklarla alakalı semptomatik tedavilerin dışında hastalığın kökenine inilip vücudun bütün olarak ele alındığı ve ayrıştırılmadığı bir anlayıştan söz ediyorum.

Bu yeni anlayışta ihtisaslaşma yok, yenilen içilen vücudun bütün girdilerinden bütün çıktılarına kadar araştırılıp doğru teşhis ve doğru tedaviye yönelik bir anlayış. Özellikle ABD de hızlı bir şekilde yayılıyor, etkinliği konusu su götürmez bir gerçek. Tabii teşhis doğru şekilde konulduğunda da tedaviye yaklaşım standart bakış açılarından oldukça farklılaşıyor.

Bir üst paragraf başında yeni dediğime bakmayın, aslında kadim tıbbın kökeninde bu vardı ama sonradan çeşitli sebeplerle unutuldu/unutturuldu. Uzunca bir süre sonra da tekrar pek çok uzman tarafından ana iştigal alanı olmaya başladı.

Çok geniş bir konu, özellikle kronik hastalıkların tedavisinde inanılmaz derecede işe yaradığı yadsınamaz bir gerçek. Kısa araştırmalarım sonucunda anlaması ve anlatması uzun ama uygulaması daha uzun bir uygulama alanı. Bir ömür yaşam biçimini değiştirme tabanında bir alan. Sadece hastalar için değil hasta adayı olan hepimiz için uygulama zorunluluğu olan bir yaşam biçimi değişikliği.

Daha önce de değindiğim gibi genlerin kaderimiz olup olmadığı konusu fonksiyonel tıbbın alanı içine giriyor. Sorunun cevabı ise kesinlikle genler ve getirdiği yüklerle yaşamak kaderimiz değil deniyor. Buna artık iyiden iyiye alışmaya başladım. Çünkü karşılaştığım durumlar beni buna yönlendirdi.

Yine Amerika merkezli bir fonksiyonel tıp enstitüsü ile irtibat kurdum. Uzunca bir süre yazışmalar ve konuşmalar derken bizim durumumuzla alakalı en tatmin edici cevapları bu enstitüden aldım. Hatta hiç ama hiç beklemediğim bir yerden soru da yönelttiler. Fonksiyonel ya da bütüncül tıp anlayışı alışılagelmiş düzenin çok ötesinde muhteşem çareler sunabiliyor pek çok akut ya da kronik hastalığa.

Buradan da çok basit bir örnek vermem gerekirse eğer bu enstitüde tedavi olmuş birisinin yakını ile görüştüm. Bu kişinin annesine genetik hiperkolesterolemi teşhisi konduğunu ve statin etken maddeli ilaçlar başlandığını ve herhangi bir fayda görmediği gibi ciddi yan etkilerle de baş etmek zorunda kaldığını söyledi.

Sonra bu enstitüdeki doktorlardan birisi ile görüşerek istenen tetkiklerin yapıldığını ve sonucunda bakır eksikliği ve çinko fazlalığı ile karşılaştıklarını ekledi. Verilen besin destekleri ile diyette radikal bir değişim gerçekleştirmeden 6 ay gibi kısa sürede genetik denen bu yükseklikten kurtulduğunu sevinçle paylaştı benimle.

Bizim durumumuzda da yani genetik yüksek trigliserit konusunda acaba uygulaması olabilir mi ? Çünkü yeme-içme düzeninde uygulanacak tedbirlerle kontrol altına alınabilecek dediğimiz genetik yüksek trigliserit de aşağı yukarı bu temeller üzerinden ilerleyebilir  diye düşünüyoruz.

Yine fonksiyonel tıp veya bütüncül tıp denilen anlayışını incelerken değişik ve farklı yaklaşımlarla da karşılaştık. Bunların arasından en dikkat çekeni sodyum bikarbonatla alakalı olandı.

Halk arasında İngiliz karbonatı olarak bilinen bu içeriğin aslında kanser tedavilerinde bile bireysel kullanımda ne kadar etkili olduğu anlatılıyordu, ama tıp lisanından çok uzak ifadelerle. Sadece yaşayanların ve kullananların ifadelerinden anlayabiliyorsunuz ne kadar işe yarayan bir şey olduğunu.

Düşünsenize kanser tedavisinde bile kullanılan sodyum bikarnonat neden diğer pek çok rahatsızlıkta da kullanılıyor olmasın !

Dikkat kesilip okumaya başlayınca içeriğin sadece bizim ülkemizde değil yurt dışında da kullanımının yaygın olduğunu gördüm. Konu kanser ve tedavisi hakkında olunca bu kadar basit uygulanabilecek bir yöntemle pek çok kişinin hastalığından kurtulduğunu kendi ağızlarından da okuyunca bunda bir hikmet olabilir mi acaba diye de düşündüm.

Hiç beklemediğim bir yerde de genetik yüksek trigliserit durumu yaşayan toplamda 4 kişinin de sodyum bikarbonatla trigliseritlerini düşürdüklerini okudum. Kişisel çabalarımla bunların 4 ü ile de görüştüm. Sonuçlar gerçekten de dedikleri gibiydi. Yıllardır düşürülemeyen ve üstelik ilaç desteği de alan bu kişiler sodyum bikarbonatla değerlerini inanılmaz derecede kısa sürede ve ilaçsız olarak düşürmüşler.

Altında yatan nedeni bilmemiz şu aşamada mümkün değil. Vücudun alkali hale getirilmesine dayanan bu tedavi şeklinde muhtemelen etkinlik karaciğer hücrelerinin bu küçülen partikülleri geri alabilme mekanizmasını tetikliyor olabilir, bu tamamen benim kişisel fikrim. Sonuç olarak kullanıcı görüşleri gerçekten de kesif düşüşler alındığı yönünde. 

Bilmiyorum ne dersiniz ancak ben bu tür alternatif yaklaşımlara her zaman olumlu yaklaşmışımdır. Çünkü grip tedavisinde bile semptomatik ilaçları hala bugün bile çok yüksek miktarlarda tüketiyorsak ve ilaçsız 7 gün ve ilaçlı 1 hafta sürüyorsa belki biraz da alternatif yolları denemeye değmez mi ?

Grip virüsü bile sene içinde birkaç kez değişim geçiriyor ve çok daha güçlenmiş şekilde karşımıza geliyor. Ancak ilaçlarımızda ki bunlar genelde hastayı rahatlatma maksatlı olanlardır aynı etkiyi bu kadar görebiliyor muyuz ?

Bunlar da genelde solunum yollarında ki sekresyon ve irritasyonu yani tahrişleri hafifletici türden ilaçlar, antibiyotikler ise pek bir işe yaramıyor. Tek etkili tedavisi ise sadece ama sadece sıvı takviyesi ve istirahat.

Üstelik bu sadece grip ya da soğuk algınlığı, daha ötesi yok. Hala bu şikayetlerle doktorunuza başvurduğunuzda çoğunlukla ilaç tedavisi alıp dinlenme tavsiyesi ile evinize gönderilirsiniz. Pek çoğumuz da fazla hasar almadan ve dinlenerek vücudun kendi kendini tedavi etmesini bekleriz.

Bu konudaki araştırmalarımı derinleştirdikçe olayın ciddi olarak soruşturulduğunu, raporlandığını fakat bir şekilde kamuoyu ile paylaşılamadan bitirildiğini okudum pek çok değişik kaynaktan. Uygulamadan bilemezsiniz, kimin ne dediği de açıkçası çok önemli gelmiyor.

Şimdi aklınıza her okuduğuna inanan bir tip misin sen şeklinde bir soru gelmesin, bu araştırmaları sizde özellikle yabancı dilde yaptığınızda çok değişik kaynaklardan farklı versiyonları ile karşılaşırsınız.

Dedim ya her şey var olan bir olgu yada duruma ne kadar farklı ve değişik açılardan baktığınızla alakalı. Söz gelimi yıllardır çok tartışılan bir soru olan ‘’tavuk mu yumurtadan yoksa yumurta mı tavuktan’’ ın cevabı bile önce akademisyenler tarafından araştırıldı ve cevap paylaşıldı. ( Cevap tavuk yumurtadanmış )

Diğer bir ilginç bulgum ise kenevir yağı üzerine olandı. Hikaye ise oldukça üzücüydü. Dravet semdromu ( çok ağır epilepsi krizleri ile karakterize bir durum ) teşhisi konan küçücük bir kız çocuğunun hikayesiydi bu. Haftada yaklaşık 300 kez kriz geçiren ve uygulanan bütün muazzam ağırlıktaki tedavilere rağmen klinik iyileşme gözlemlenmeyen bir durumun sonunda aileye kızlarının ölümün kıyısında olduğunun söylenmesi ile alternatif çözüm arayışlarına başlayan bir ailenin durumu anlatılıyordu.

Küçücük bir kız çocuğuna neredeyse hayvanlardaki epilepsi krizlerini dizginlemek amaçlı kullanılan ilaçların verilmesi aşamasına bile gelinmiş.

Kendi araştırmaları ile buldukları son çare kenevir yağından bir damla küçük kızlarının dilinin altına damlatıyorlar ve küçük kız o günü krizsiz olarak atlatıyor. İlerleyen günlerde buna devam ediyorlar ve haftada 300 kez gelen krizler artık haftada 1 e kadar düşüyor. Sonraki zamanlarda da normal bir çocuk gibi koşup oynamaya, yeniden konuşmaya ve öğrenmeye ve yaşamını sürdürmeye devam ediyor.  Ailenin sevincini tarif etmek ise mümkün değil.

Dahası kenevir yağının kanser tedavilerinde kullanılabileceği ile alakalı İsrail de şu an halen çalışmalar yapıldığı bilgisi veriliyor, araştırma laboratuvarı ziyaret edilip bilgi bile alınıyor ve gelişmelerin umut verici olduğu söyleniyordu.

Araştırmalarının sonuçları ne olursa olsun doğada kendiliğinden var olan bir bitkinin yağının tıbbi bir amaçla kullanımı ister ham ister işlenmiş halde birilerinin faydasına olsun da gerisi çok önemli değil bence. Sonuç olarak pahalı testler, çok uzun analizler, sonuçlar, raporlar, izinler derken kaybedilen zaman paha biçilemez oluyor veya olacak pek çok kişi için, değil mi ?

Şu an internet aleminde bu ya da buna benzer konulara sadece birkaç tuş mesafesindeyiz. Çok değişik, akla gelmeyen metotlarla kendi sağlıklarını kendi ellerine alan insanların hastalıklarından nasıl kurtuldukları ayrıntıları ile kendi ağızlarından dinlenebilir, okunabilir. Üstelik bunlar network marketing uygulayıcıları da değiller, bir şey satma derdinde olan insanlar hiç değiller. Bir şekilde maillerine ulaşıp soru sorduğunuzda da içtenlikle sizlere nasıl cevaplar vereceklerini de görebilirsiniz.

Benim en baştan beri tek bir isteğim var, sadece genetik trigliserit yüksekliği konusuna var olan modern tıp yaklaşımı haricinde yaklaşabilecek, araştırmamızda bize yol gösterebilecek birisi ile beraber yola çıkmak ya da yön gösterilmesi. Evet benim kafamda bazı şeyler var ancak eksik olan bileşenin ne olduğunu tam olarak bilmek sorunumuzu tamamen ortadan kaldırmak için yeterli diye düşünüyorum.

Yukarıda yeterli sayıda örnekle desteklemeye çalıştığım yanlışları doğruya çevirebilmek maksatlı girişimlerimiz mutlaka olacak.

Lorenzonun yağı filmini izlediniz mi bilmiyorum ancak bu yazıya gözünüz ilişti ve buraya gelebildiyseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Genetik bir hastalığın pençesine düşen bir çocuğun anne ve babası tarafından bulunan ve yaptırılan özel karışımlı bir yağ ile çocuklarının ömrüne ne kadar kattığını kendi gözlerinizle görün isterim.

Daha ötesinde bu durumdan genetik olarak muzdarip yada sonradan gelişen bu türden kan yağları yüksekliklerinde kesin çözümün bu eksikliği yada eksiklikleri tespit edebilecek laboratuvar şartlarının oluşturulması olduğu da açık şekilde duruyor. Pahalı bir araştırma olduğunu da inanmıyorum. Belki de sadece doğru zaman ve doğru insan meselesidir derdimiz, kim bilir ?