Araştırmalarımızın bir diğer ilginç çıktısı ise aşırı derecede nadir görüldüğü iddia edilse de bazı ilaç firmalarının bu konuda araştırma yaptıkları oldu.

Genetik ya da sonradan ortaya çıkan trigliserit yüksekliğinde fenofibrat grubu ilaçlar yoğun şekilde kullanılıyor. Bazı doktorların bunun yanına statin de ekleyerek var olan sorunu çözmeye çalıştıklarını çoklukla gözlemledik.

Kafamızı karıştıran durum ise bu ilaçların birbirleri ile ya da vücudun dinamikleri veya organları ile nasıl etkileşime geçtiklerinin ve sonucunda nelerin olduğunun gösterilmemesi oldu. İlaç alınca bu değerler düşüyor ama bunu nasıl yapıyor bu ilaçlar ? Yoksa karaciğere ve diğer organlara zarar veriyor olmasın ?

Dediğim gibi bazı firmalar devrimsel olarak nitelendirdikleri bazı ilaçlar üzerinde çalışıyorlar. Özellikle LPL nin cofaktörü olarak bilinen APOC2 geninde var olan mutasyonun yarattığı yüksek trigliseriti tedavi etmek için geliştirilen ilacın üçüncü faz çalışmaları bitirilmiş.

Yayınlanan basın bildirisinde deney için gönüllü olan genetik yüksek trigliseritli bireylerde ortalama trigliserit değerinin neredeyse 1800 puana yakın düştüğünü ve bunun uzun süreli gözlemin neticesinde olduğunu paylaşmışlar. Gelişmeleri yakinen takip ediyoruz. Ancak vücut dinamikleri nasıl etkileniyor bilmiyoruz.

Bundan biraz daha kısa zaman önce ise bir diğer firma Alipogene-Tiparvovec dedikleri bir gen terapisi üzerinde denemeler yapmışlardı. Gönüllü olan denekler LPL bozukluğu sebebiyle uzun yıllardır pankreatit atakları yaşıyorlardı ve tedavi dünyanın en pahalı gen terapisi şeklinde uzunca süre yabancı basında da yer aldı.

Denemeler ilk başlarda başarılı oldu, deneklerin değerleri çok düştü ve pankreatit atakları ortadan kayboldu. Fakat sonra uzun dönem gözlemlerinde trgliseritler tekrar eski yüksek seviyelerine geri döndü bütün deneklerde ve çalışma o noktada bırakıldı. Tabi denekler için güzel tarafı ( o dönem öğrenebildiğim kadarıyla ) bir daha pankreatit atağı yaşamayışlarıydı. Ancak şu an ne durumdadırlar bilmiyorum.

İster istemez de kafamızdaki soruyu yeniden alevlendiriyor bu durumlar. Acaba bu kadar geniş çaplı ve milyon dolarlar harcanarak yapılan bu çalışmalar boşuna mı ?

Çünkü Türkiye’nin orta kesiminden önce bir biyolog kalkıp adeta ‘’ efendiler, yanlış yapıyorsunuz, bu işin tedavisi yağ kısıtı ile değil aksine yağlı beslenme ile olacak ‘’ demiş, üstelik bunun için milyon dolarlar harcamaya gerek yok diyerek devam etmiş ve sonunda da kanda lipoproteinler üzerinde eksik olan bileşeni bulun ve besin olarak verin ve genetik olduğu söylenen bu yükseklikten de kurtarın insanları demiş.

Demiş demesine ama birkaç önemli bilim insanı haricinde destek dışında da bir şey görememiş. Kendisi de bir bilim insanı olması sebebiyle elinden geleni yapmış, çok sayıda argümanla da desteklemiş araştırmalarını ama yeteri kadar ilgi görmemesinden mütevellit sonrasında fazlaca bir yol alınamamış. 

Bazılarına belki garip gelecek ama en basit tabiri ile belirtmem gerekirse bütün dünya da birleşse ve dese ki yağ kısıtlı yaşayacak senin kızın hayatının geri kalanında başka da tedavisi yok, işte ve sadece bu uzman biyoloğun ve yukarıda adını zikrettiğim birkaç gerçek uzmanın bizim konumuzdaki bu tefsirleri yada yönlendirmeleri bile benim ‘’yağ kısıtlı yaşayacak söylemlerini’’ kabul etmemem için yetmez mi ?

Kaldı ki yaşayan canlı şahitleri gözlemlememiz ve sosyal medya üzerinden sürekli haberleşmemiz ve adeta yediklerini ve içtiklerini bile görebilmemiz ama en önemlisi de sıkıntılarının çözümünden uzak kalmalarına şahit olmamız gerçek çözüme odaklanmanın önemine ısrarla ve sürekli vurgu yapıyor.

Yine bir örnek vermem gerekirse, çok popüler olan bir internet sitesiaracılığı ile 2 kişi ile tanıştım. Bu arkadaşların ikisi de eczanelerde satılan ve tamamen bitkisel içerikli bir ürünü kullanarak çok kısa sürede trigliserit değerlerini inanılmaz derecede düşürdüklerini anlattılar.

Başta benzer ve kötü olarak tabir edilecek yeme-içme alışkanlıkları ve sonrasında tesadüfen trigliseritlerinin anormal fazla olduğunu öğrenmeleri bizim durumumuzla benzerlikler gösteriyordu. Yağ, şeker ve karbonhidrat kısıtlamaları, egzersizin hayatlarına daha fazla sokulması ve daha da mühimi ilaç kullanmaları ve sonucunda da kalitesiz olarak nitelendirilebilecek bir yaşam şekli ile mücadele etmeye çalışmışlar. Bunu da yıllar boyunca uygulamışlar.

Öğrenilmiş çaresizlik denen olguyla bu ve buna benzer şekillerde hep karşılaşmışımdır. Yani kitaplarda yazılan haliyle ve doktorunuzun tecrübeleri ışığında tedavi işlevini yerine getireceğine inandığınız bir yola çıkıyorsunuz, üstelik genetik olduğu söylendiği için de belki mukadderat diyerek elinizden geldiği ve nefesinizin yettiği kadar mücadele ediyorsunuz ve sonunda sınırlı bir başarı oranı ile yaşamaya mecbur kalıyorsunuz.

Benim vermeye çalıştığım mücadele de işte tam olarak bu.

Konumuza dönecek olursak söyledikleri kadarıyla doktorları tarafından fredrickson sınıflandırmasına bile sokulmamışlar, yine kalp-damar hastalıkları ile ilişkili risklerden bahsedilmiş ve uzun bir süre kendi araştırmalarını yaparak ve tamamen deneme yanılma yoluyla çözüme kavuşmuşlar.

Sadece trigliserit değerlerinde değil diğer biyokimya verilerinde de inanılmaz derecede iyileşmeler gözlenmiş. Özellikle karaciğer enzimlerinin üzerinde. Bu bitkisel ekstratbizde de aynı şekilde çalışacaktır diye umuyorum ama kızımın yaşının küçüklüğü sebebiyle biraz daha zamana ihtiyacımız olacak.

Etki mekanizması daha önceden belirttiğim gibi karaciğer metabolizması üzerinde nasıl işlev gösterdi bilmiyorum ancak çok iyi bir şekilde işe yaradığı da su götürmez bir gerçek ve sentetiklerin yapamadığını yapması da benim için yeterli bir veri diye düşünüyorum.

Sağlıklı bir insan üzerinden düşündüğümde her şeyin tam ve yerli yerinde olduğunu da hesaba katarak neyin ne kadar ve ne şekilde etkili olduğunu hesap edebilmek gerçekten de çok ama çok zor. Sağlıklı olmak teriminin neye ve kime göre belirlendiğini bilebilmek bile imkansız. Rakamların bizleri sınıflandırması doğru değil dedik ki bunun bu şekilde olmayacağını çeşitli şekillerde de göstermeye, anlatmaya çabaladık.

Peki bir çok hastalıkla cebelleşen pek çok insan ne yapmalı ? Sadece beslenme düzeninde mi değişikliğe gitmeli ? Yapılan pek çok araştırma 50-60 yıl önceki meyve ve sebzelerdeki besin değerlerinin şimdikilerden daha az mineral ve vitamin içerdiğini gösteriyor. Hani şu her ortamda söylediğimiz ‘nerde o eski domateslerin kokusu, tadı’ örneğinde olduğu gibi. O zaman takviyelere olan ihtiyaç mı gündemimizde olmalı ? Ama ne kadar, ne oranda ?

Üstelik besinlerin yetiştirildikleri topraktan toprağa bile besin değerleri inanılmaz oranlarda değişebiliyorken hayatımızı bu eksende mi kurgulamalıyız ? Lütfen bu konuda sarımsak örneğini çok ama çok iyi araştırmanızı öneririm. Ülkemizde yetiştirilen sarımsağın Çin sarımsağı ile arasındaki fark muazzam boyutlarda.

Pek çok soru var çözüm bekleyen ama cevabın kimlerde olduğunu bulmak gerekiyor sanırım. O da kişiye özel bakım ve tedaviden mi geçiyor dersiniz ?Ya da olayı abartmadan akışına mı bırakmalıyız ? Ya da en güzeli çok tekdüze bir kalıp ve yoruma da çok açık ama adam gibi mi beslenme yeterli olacak mı ?

Bütün bu söylediklerimin neticesinde çok net ve kısa olarak söylemeliyim ki hiçbir araştırmamın, soruşturmamın ya da konuşmamın neticesinde kimseden bir şey almayacağım. Kimseden durumumuzun çözümüne yönelik bir yönlendirme, bilgilendirme veya kesin çözüme dayalı bir etkinlik harici bir beklentim de yok. Ama elime geçen benim için gerçekten de eşsiz olacak, kızımın sağlığı…