Tıp ile alakası hastalandığında gittiği doktora istediği ilaçları yazdırabilmenin derdinde olanlar için anlattıklarım pek bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak ben bir tıp adamıyım yada daha ötesinde bilim insanıyım diyebilenler için aslında benim araştırmalarımın da bir şeyleri tetiklemesi gerekmiyor mu ?

Yukarıdaki karikatürden de anlaşıldığı gibi olaylara hangi taraftan baktığınız sahip olduğunuz hastalığın tedavisinde önemli bir belirleyici olabilir.

Hastalıkların pek çoğunda dahili protokoller gereği uygulanan tedavide en önemli ölçüt verilen ilaçlara olan tolerans olarak açıklanıyor. Yani kişinin hastalığı ile alakalı semptomlar uygulanan tedavinin ana kriteri olarak kalıyor. Semptomlar ortadan kaldırılınca da tedavi gerçekleşmiş olarak kabul ediliyor. Bir de tahlillerin sonuçları pozitif olarak gelince iş bitirilmiş ve kökünden ortadan kaldırılmış olarak bakılıyor.

Kökünden ortadan kaldırılması tabiri yanlış anlaşılmasın, düzenli takip ve kontrollerin işin içine girmesi kastıyla tıp açısından yapılacak her şey yapıldı ve geriye bir şey kalmadı gibi değerlendiriliyor ancak hasta açısından bu durum belki de maalesef hayatı boyunca taşıması gereken bir yük gibi görülüyor. Ancak hasta gözü ile bu yük sadece fiziksel açıdan değil belki çok daha kıymetli olan psikolojik açıdan da kaldırılması ve direnilmesi gereken bir boyuta dönüşüyor. Gördüğüm ve bildiğim kadarıyla kronik hastalıkların tamamında bu şekilde.

Bir de isterseniz bu tahliller ve sonuçları ile de alakalı birkaç konuya değinelim. Yaptırılan tahlillerin sonuç alanlarında önce sizin hangi değerinize bakıldığının resmi rakamları yazılıdır. Hemen yan tarafında da o değerin referans aralıkları belirtilir ki standart sapmanın ne kadar içinde ya da dışında olduğunuz hem doktorunuz hem de sizin tarafınızdan görülebilsin. Bu değerler bazen ya yüksek olarak ya da düşük olarak işaretlenir ve siz doktorunuzun odasında size söyleyeceği veya vereceği ilaç ve tavsiyeleri beklersiniz. Biraz da meraklıysanız hemen akıllı telefonunuzdan bir miktar araştırma yaparak neyin ne olduğunu kendi akıl süzgecinizden geçirerek yorumlamaya çalışırsınız. Aslında neyin ne olduğunun pek bir anlamı yoktur kafanızda, siz sadece bir şeylerin ters gittiğinin farkına vardırılmışsınızdır referans aralıklarının dışına çıkarak !!!

Sanırım bizler bu türden sonuçlarla sıklıkla karşılaşıyoruzdur. Bilinen haliyle de çözüm çok basitçe ekmeği, makarnayı, pirinci vs kessem ve şekerli yiyeceklerden de uzak dursam, ilaçlarımı kullansam ve biraz daha doğal olana yönelsem bunlar da hallolur diye düşünüyoruz ya da bu şekilde düşünmeye sevk ediliyoruz. Ancak durum gerçekten de bu kadar basit olabilir mi ? Yanıtı gerçekten ben de bilmiyorum, sadece sorgulama yapıyorum.

Üstelik yukarıda değindiğim o referans aralıkları hastaneden hastaneye bile değişebiliyorken veya bazı tıp insanlarının bile kendi belirledikleri aralıkları varken kime ve neye göre hareket edilecek veya sağlığımızı tehlikeye atmadan nasıl bir yol izlenecek ?

Ya da daha vurucu haliyle bu aralıklara girmiyorsak bile sağlığımız gerçekten de tehlikede mi ? Bunu kesin olarak bilebilen birisi var mı ? Bakın kesinlikten kastım meta-analizler, vak’a analizleri vs  bunların yorumları değil… Bu aralıklar neler baz alınarak ve kimler tarafından belirlenmiş gibi soruların cevaplarını asla bulamazsınız.

Mesela açlık insülininin en yüksek değeri kimilerinde 20 küsürlerde veya çok daha fazla iken bazılarında 3-4 ün bile altında olabilir. Pek çok insan açlık insülini üst sınırı geçmediği müddetçe sağlığa olan etkisi konusunda pek bir bilgi edinmez ve bunu sağlığı için olumsuz olarak görmez. Daha da açık anlatımıyla o zamana kadar pek bir olumsuzluk yaşamamıştır hayatında ve hareketlerinde. Ya da serum Ferritin veya GGT değerleri laboratuvar sonuçlarında üst değerleri aşmamışsa pek bir sıkıntı görmez hiç kimse, çünkü koskoca hastane/laboratuvar/klinik bu şekilde belirlemiştir bu değerleri ya !? Gerçekten de bu şekilde mi değerlendirmek gerekiyor ?

Demek istediğim aslında sadece şu: bütün keşifler ve icatlar önce soru sorarak, sorgulayarak ortaya çıkmıştır. Öncekiler eğer soru sormasalardı veya sorgulamasalardı şu anki düzeye gelebilir miydik ?

Klasik anlatım şekliyle şöyle de iletebiliriz mesajımızı; İsviçre’li bilim adamlarının tespitlerine göre ya da ABD ….. Üniversitesi araştırmacılarının yaptıkları çalışmalar neticesinde ….. diye uzayıp gider bu iş. Aşağı yukarı her gün birkaç gazete, dergi ya da tv de bu türden değişik bilgilerin olduğu pek çok şey okursunuz. Genel olarak sağlıkla alakalı gelişmelerden bahistir konu. Nihai olarak kitabi tanımlamalardan ne kadar uzakta ya da yakında olduğumuzla alakalıdır her halimiz. Tahlillerin sonuçları, değerlendirmeler ve hasta yakınmaları birleştirilerek bir sonuca varılır. Yanıt kimilerine göre oldukça tatmin ediciyken kimilerine göre de oldukça karmaşık sonuçları olan bir soruna işaret eder.

Benim tespitim ise bütün bunların ışığında bir değerlendirmeden ibaret: bilimde asla ama asla durağanlık olmaz, hep ilerleme hep araştırma-inceleme-gözlem ve keşiflerle sürekli olarak kendini güncellemek zorundadır kendilerini bilim insanları. Bilim insanıyım derdinde olanların tamamında bu şekilde olmak zorunluluğu vardır.

Tıbbın bir disiplin dalı olmasının altında da bu yatmalı. Hazır verilerin bile kimin tarafından tasnif edildiği, neye göre araştırıldığı, hangi sonuçların servis edilip hangilerinin edilmediği gibi en basit soruları ben bile kafamda soruyorsam ama cevabına da bir türlü ulaşamıyorsam durum çok vahim bir hal almıştır.

Geçenlerde bir tv oturumunda saygınlığı tartışılmaz bir bilim adamı ‘’ artık hastaların bilgiye ulaşmaları çok kolaylaştı, karşımıza o kadar donanımlı geliyorlar ki bizim söyleyeceklerimiz bile yetersiz kalıyor ‘’ demişti.

Konuyu çok fazla dağıtmak niyetinde değilim, sadece vurgulamak istediğim ana konu belirginleşti ise daha ileriki bölümlerde daha da derinlemesine incelemek için şimdilik virgül koyalım.

Akut yada kronik hastalıklarda da  semptomlar biraz baskılanınca ve hastanın yaşam kalitesi bir miktar artırılınca kabul edilebilir ağrılar ve kabul edilebilir yan etkilerle yaşamak denen bir olgu tavsiye edilir. Mevcut tedavi protokolleri sırası ile uygulanıp en son tıbbi araştırmaların ve geliştirmelerin ışığında en son teknikler uygulandıktan sonra maalesef elden bu geliyor şeklinde bir yaklaşımla hastalar gönderilmek durumunda kalabiliyor. Ne yapalım, kader diyerek ve bunu alın yazısı kabul ederek evine dönen o kadar insan gördüm ki …

Bunun hasta pratiğinde bu şekilde ilerlemesinin pek çok sebebi olabilir ki bunların arasında aşırı yoğunluk, araştırma eksiklikleri, laboratuvar imkanları ve diğer kısıtlar sıralanabilir. Maksadım kimseyi suçlamak değil bu arada. Ancak elinizdeki sonuçlar ve imkanlar ne olursa olsun illa ki değişik bir açıdan bakmak ve yorumlamak sorumluluğu olması gerekmez mi bilim insanlarının ?

Ancak durumun kök analizine gerçekten de bu şekilde mi bakılıyor ?

Ben bunu biraz da usta-çırak ilişkisine benzetiyorum. Teşbihte hata olmaz düsturu gereği, bir önceki nasıl davrandıysa ya da ne uyguladı ise daha sonra gelen de öncekinin uyguladığı tedavi metodunu uyguluyor anlayışı hakim gibi geliyor bana. Eğer suçlanacak bir şeyler arıyorsanız muhakkak bulursunuz.

Konuyu hemen çok farklı bir alana taşıyalım ve o şekilde de bir değerlendirme alalım sizden… Şirketler için durum analizi nasıl yapılır çok kısaca özetleyelim isterseniz.

Herhangi bir sorunun ( ekonomik yada yönetsel ) varlığı tespit edildiğinde çeşitli tekniklerle ( balık kılçığı diyagramı, pareto analizi, ağaç diyagramı vs ) sorunun köküne inilmeye çalışılır. Bunun için şirket içinde bütün departmanlar eşgüdüm içinde çalışmalarını yaparlar ve gerekirse de dışarıdan uzmanlardan destek alınarak ilerlenmeye çalışılır. Ancak en sonunda sorun bulunur, gereken ne ise yapılır, devam edilir. Ancak dediğim gibi olaya bütün unsurlar dahil edilir ve bütüncül olarak yaklaşım sergilenir.

Sağlığa paha biçilemez diyoruz ama bazen kendi elimizle bazen başkaları eliyle sağlığımızı tehlikeye atan durumlarla karşılaşıyoruz. Durumu daha da karmaşık hale getiriyoruz.

Muhtemelen bizimki gibi bir durum için ya da herhangi bir başka sebeple kontrole giden pek çok kişi aşağıda karikatürize edilen bu genellemeyi yaşamıştır ya da yaşayacaktır diye düşünüyorum.

Sadece sistem eleştirisi değil aynı zamanda pozitif olduğu iddia edilen bir disiplin alanının insan psikolojisinin dinamiklerini hiç hesaba katmadan salt bilgi birikimi temelli yaklaşımlarıyla bir hastanın ruhsal durumunu nasıl alt üst edebileceğini göstermesi bakımından ilgimi çektiği için koydum bunu buraya.

Gerçekten de doktorun hastaya karşı kısa vadeli bakışı olan ilaçlardan beklenen şifa gerçekleşmeyince neden en azından gereken yönlendirmelerde bulunulmuyor sorusu yöneltilebilir. Şirket ve kurumlar için onca insan toplanıp en iyisine ve  mükemmeline ulaşmaya çalışıyor, ama paha biçilemeyeceği iddia edilen sağlıkla alakalı duyarlı adımlar atılamıyor ?  

Eğer sorun eğitim eksikliği ise bu bir şekilde kişisel çabalarla tamamlanır, teknik teçhizatsa tedarik edilebilir ama bence çoğunlukla kolaycılık denen atalet hissi galip gelince bir şey yapılamıyor demek ki !!!!!!!

Bu noktaya kadar pek çok şey söylemeye ve dillendirmeye çalıştık. Ne kadar başarılı olduğumuzu zaman gösterecek. Bir bakıma eleştirel ve sübjektif bakış açısı ile ele alınmış bir yazı gibi de görülebilir ancak değinmek istediğim ana konu topyekün ve farklı tonlarda hastanın ve hastalıkların incelenebilmesi. Yani istenilen tahlilin sonucunda hastanın elindeki değer ne kadar önemli ya da değil kararı birilerinin belirlediği aralıklarla mı belirlenecek yoksa kendi dinamiği içinde ele alınarak mı ?

Şu anda uygulanan tedavi protokolleri ne kadar yeterli ve yararlı ? Çok tabii ki bazı durumlarda bundan kaçış yok ve uygulanması gerekiyor ama hangilerine ?

Tıbbın babası olarak görülen Hipokrat ‘ilaçlar besininiz ve besinleriniz ilaçlarınız olsun’ diyerek acaba hata mı yapmıştı ? Sade bir vatandaş olarak söyleyebilirim ki kesinlikle doğru demiş. Çünkü çocukluğumdan beri bilinçli ya da bilinçsiz hep anneanne yada babaanne tariflerinin dışına çıkılmamıştı evimizde. Yoğurt köylü kadınların getirdiği sütten mayalanırdı, kışa girilirken kazanlarda domates-biber karışımları kaynatılır ve güneş görmeyen yerlerde bekletilirdi, kışa girilirken illa ki bol miktarda her türlü nebattan turşular kurulur, tarhanalar inanılmaz zahmetlerle karılır, salçalar yine el maharetiyle evde hazırlanırdı. Bunlarla beslenen çocuklar olarak da hastalık nedir pek bilmezdik. Ne zaman ki endüstrileşme mutfaklarımıza girdi, hayatı kolaylaştırdığı iddia edilen düzenlemelerle de bildiğimiz ya da duyduğumuz standartların dışında hastalıklarla tanışmaya başladık.

Gerçekten de sadece girift bir tesadüf müdür yoksa son 50-60 yıldaki bilinçli-bilinçsiz yapılan tercihlerin sağlık üzerindeki muazzam etkisinin sonucu mudur bilmiyorum ama bir şeyler bizleri gerçekten de sağlığımızdan ediyor, özellikle de can paresi çocuklarımızın genetik yüke atfedilen bir takım hastalıklarla doğmasına sebep oluyor.

Beslenmenin önemi giderek artıyor, bu kesin. Daha doğrusu beslenmenin ve sağlıkla veya sağlıklı olmakla ilişkisi artık asla geri planda bırakılamayacak bir hale geldi. Sahip olunan durumun veya hastalığın adı ne olursa olsun bir şekilde yediklerimiz ve içtiklerimizle bir tutuluyor.

Bu durumun bazı istisnaları da yok değil. Belki çevrenizden ya da sosyal ortamlarda duymuşluğunuz vardır şu şekilde serzenişleri. Su içsem yarıyor, kilo alıyorum, dedem mantıyı bile ekmekle yer ama nadiren doktora gider ama o kadar dikkat ederim hastanelere koşturmaktan bıktım, yani tahlili yaptırdım bütün değerlerim çok çok iyi ama inanılmaz bir yorgunluk ve bitkinlik var üzerimde vs vs ve buna benzer bir çok şey.

Bunları bazıları istisna sayabilir ancak bence değiller, genel olarak sistematik nasıl işliyorsa istisna olarak değerlendirilenlerin de o şekilde olması gerekiyor gibi bir sonuç çıkıyor karşımıza. Ancak burada dikkat edilmesi gereken her durumun, değerin ya da her genel kabul görmüş ilkenin her metabolizmada aynı sonucu vermesi beklentisi. İşte burada yanılgıya düşmeye başlıyoruz. İnsan metabolizmasına dair bilgilerimiz arttıkça sanırım resmi net görmeye de başlayabiliriz.

Kitap tanımlamalarını bir tarafa bırakacak olursak son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar aslında tam tersi istikamette bir ilerleyiş olduğuna düşünmeye sevk etti beni. Yani bir taraftan korkunç rakamlarla yapılan araştırmaların neticesinde elde edilen bulguların insan yaşamına katkıları,  hayatı ne denli kolaylaştırdığına atıf yapılarak ilan edilirken  diğer taraftan da çok değil birkaç bin yıl önce mısır, asur ve sümer uygarlıklarında tıbba bakış açısının ve tedavi usullerinin nasıl olduğu konusundaki araştırmalar ve yazıtların çevrilmesi aslında hastalıklara bakış açısının tamamen değişmesi ile bu duruma gelmiş olabileceğimizi göstermesi bakımından da ilginçti. En azından düşünce sistematiği beni buna itiyor.

Yani çoğunlukla erkek okuyucuların daha çok hatırlayacağını düşündüğüm ‘’temiz hava, bol gıda’’ tümcesi aslında konunun çok  daha değişik boyutlarda ilerlemesi gerektiğini bildirmiyor mu ? Bu arada bol gıdadan kasıt gıda çeşitlemesidir. Oturup aşırı miktarda yiyin, için yok…

İsterseniz konuyu eskimo dilinde kanseri tanımlayan bir kelime neden yok ya da kanser olmuyorlar veya ortalama ömürleri 110-120 yıl olan Hunza Türklerinin neden kanser olmadıklarını araştırdıklarını söyleyerek bitirelim. Emin olun bunda da herhangi bir sebep-sonuç ilişkisi bulunamayacak, dostlar alışverişte görsün misali kaba hatlarıyla bazı tanımlamalar-çıkarımlar yapılacak ve sorular orada hep kalacak. Efsanelerle dolu bir tıp olgusu uyanacak zihinlerde, her zaman ki gibi.

Bu durumda da aklıma takılan soruyu size de yönelteyim isterseniz. Acaba en azından beslenmemizde eskilere geri mi dönsek ?

                                                                                              Mustafa Gökhan Gökmen